SÖZ KULESİ…
Tan yeri ağarırken tilki gölgesine bakıp konuştu: ''Kahvaltıda bir deve yiyeceğim.'' Gün boyunca deveyi bulabilmek için koştu durdu. Ancak, öğle üzeri yeniden gölgesine döndü: ''Bir fare bana yeter.'' dedi.
Adamın biri, güzel hikaye anlattığı için köyünde çok sevilirmiş. Her sabah köyden ayrılır, akşam döndüğünde de, bütün gün çalışıp yorulmuş olan köylüler etrafına toplanıp sorarlarmış: ''Neler gördün bugün? Hadi anlat.'' Anlatırmış o da: ''Ormanda flüt çalan keçi gördüm, etrafında küçük periler halka olmuş dans ediyordu.'' ''Başka ne gördün?'' dermiş köylüler. Anlatırmış: ''Deniz kıyısına vardığımda, dalgaların üstünde üç denizkızı gördüm; altın tarakla yemyeşil saçlarını tarıyorlardı.'' Köylüler, bu hikayeleri anlattığı için seviyorlarmış onu.
Bir sabah, her zamanki gibi köyden ayrılmış adam. Deniz kıyısına vardığında bir de bakmış ki, dalgaların üzerinde üç denizkızı, altın bir tarakla yeşil saçlarını tarıyor. Gezintisine devam etmiş; ormana yaklaştığında, flüt çalan bir keçi ve halka olup dans eden periler görmüş... O akşam köyüne döndüğünde, köylüler her akşamki gibi ''Neler gördün? Hadi anlat!'' deyince, ''Hiç'' demiş, ''Hiçbir şey görmedim.''
Budist Rahip, ''Yemin ediyorum Allah'ım uyumayacağım, uyku seninle arama bir gaflet anı olarak girmeyecek.'' dedi ve ahdini tatbike koyuldu. Bir, iki, üç, beş… günlerce uyumadı. Bir aralık göz kapakları ağır bir yük gibi gözlerinin üzerini öttü ve rahip derin bir uykuya geçti. Uyandığında: ''Günahkar bir insanım, sana verdiğim ahdi tutamadım.'' dedi ve göz kapaklarını kesip toprağa attı. Derler ki, rahibin toprağa attığı göz kapaklarından çay bitkisi filiz verdi ve çayın uykuyu kaçırması meselesi de bu hikayeden türetildi.
Yusuf, Züleyha'nın bakışlarındaki başkalaşmayı fark etmişti. Gözlerini Züleyha'dan kaçırıyor ve ondan uzak durmaya çalışıyordu. Saraydaki kocakarı Züleyha'nın yanına yaklaştı ve: ''Sende bir aşıklık hali var.'' dedi. Züleyha, derdini kocakarıya açtı, Kocakarı: ''Bir oda dizayn et, her tarafını aynalarla döşe, tavanı, zemini, sağı, solu, köşeyi, bucağı ama her tarafını aynalarla döşet, döşet ki, Yusuf, içeri girdiğinde ne yana baksa seni görsün. Zaten aşk görünmektir, iyice bir defa görünmek.'' dedi. Züleyha, aynalı bir oda döşedi ve Yusuf'u odaya davet etti. Yusuf'un aynalı odada başı döndü, yüzünü nereye kaçırsa karşısına Züleyha çıkıyordu. Bir aralık kendisini toparladı ve kapıya doğru koştu. Züleyha, elini attı ve koşmakta olan Yusuf'un gömleği Züleyha'nın ellerinde kaldı. Yusuf bir arılık pınarıydı ve öylece kaldı.
Bir gün ormanda bir avcı gördü, dişi bir kumruyu izliyordu. Ansızın kumrunun eşi çıkageldi. Dişisine baktı. Tam bu sırada avcı dişi kumruyu vurdu. Erkek kumru çaresiz bir biçimde çevresinde dönerek yükselmeye başladı. Öylesine yükseldi ki, gözden tümüyle yitti. Sonra bir nokta belirdi yittiği yerde, erkek kumruydu bu. Yükselebildiği kadar çıkmış, kanatlarını kapatarak başını yere çevirmiş ve çığlıklar atarak bırakmıştı kendini. Yere saplanmış, paramparça olmuştu.
''Nereye gidiyorsun?'' diye sordu meşe ağacı karıncaya, Karınca: ''Nar-ı İbrahim'e su taşımaya. Ağzımdan kuyular akıtıp, o ağulu ateşi söndürmeye.'' dedi. Meşe, tebessüm etti: ''İbrahim ki, Halilullah'tır o ağulu ateş onun için bir berd-ü selam'a dönecektir.'' dedi. Karınca söylenenleri duymadı. Zar kanatlı bir karıncaydı. Nar-ı İbrahim'in alevleri bütün cevri, civarı yakıp kül ediyordu. Karınca derin ve serin bir kuyudan ağzına su aldı ve kanatlarındaki su akmasın diye kanatlarını yavaş yavaş çırparak kendisini alevlerin içine bıraktı.
Eğer bir sinek olsaydım, ağına takılmak için can atardım.
''Ruhumun sarp kayalık yollarından tırmanacaksın,
Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim.
Ve biz ikimiz mezarlar kazacağız içimizde ölmekte olanlara.''
Derlemeler : Isparta-28 Ekim 2007
|